Bu makale 09 Ocak 2019 19:33:02 Tarihinde eklenmiştir.

Birbirimizi Taşımak

Araba kullanırken popüler müzik kanallarından müzik dinlemeyi severim, magazin haberlerine şöyle bakıp eğlenmeyi de severim... Bu sayede memleketimin farklı insan manzaraları ve müzikleri hakkında epey bir bilgi sahip olmuşluğum var. Fakat konuşma dersi sırasında öğrencimin hayranlıkla bahsettiği o şarkıcı (şu anda adını unuttum) hakkında hiç bir bilgim yoktu. Öğrencim hayranı olduğu şarkıcının başarılarını bir bir sayarken ben ona anlamsız gözlerle baktım. Çünkü bu şarkıcı hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Öğrencim konuşmasını bitirdikten sonra bu şarkıcıyı nereden tanıdığını sordum. O da hayranı olduğu şarkıcının çok ünlü bir youtuber olduğunu söyledi.

Eskiden tanınmak ünlü olmak televizyon, radyo ve gazetelerin tekelindeydi. Bu tür camialardaki ilişkilerini iyi tutabilen aynı zamanda yeteneği de olanlar öne çıkabiliyordu. Artık youtube, instagram gibi sosyal medya hesapları sayesinde kendini ünlü yapabilmek mümkün. Böylece aslında herkes bir parça kendisini ifade edebilmek paylaşabilmek şansını yakalıyor. Herkesin bir hikayesi var. Herkesin hikayesi de bir başkasına esin olabiliyor. İşte cilt bakımı yaptırmaya gittiğim merkezde Hatice Nur Üzgenç ‘in bana hediye ettiği “Hikayemiz Aynı” adlı kitabı okurken bunu düşündüğüm.
 

 
Hatice Hanım kitapta kendi hikayesini anlatmış. Kolay okunur bir dille  kendisinden ve çevresinde etkileşimde bulunduğu kadınlardan bahsetmiş. Bulunduğu yerde enerjisini nasıl yükselttiğini ve toplumun yararına nasıl kullandığının detaylarını vermiş. Bu arada deneyimlerinden çıkarttığı hayat derslerini de ara ara vurgulamış. Yazdığı kitapla ben başardım, sen de yapabilirsin demiş.
 
Hepimizin bir hayatı var. Ve biz çocukluğumuzdan itibaren eylemlerimizle ve sözlerimizle bu hayatı tıpkı bir heykeltıraşın mermeri şekillendirdiği gibi biçimlendiriyoruz. Ortaya ne çıktığı ya da çıkacağı tamamen bize bağlı.  Ve artık teknoloji sayesinde hayatlarımızı da net bir şekilde gözler önüne koyup beğeniye sunabiliyoruz...
 
Eğer yaşamlarımız bir sanat eseriyse, sanatçı kimdir, sanat eseri nedir? Sanat eserinin iyi ya da kötü olduğunu neye ve kime göre ölçebiliriz? Tanınmışlık, övgü dolu haberler sanatçının gerçek sanatçı olduğunun ve eserlerinin de harika sanat eserleri olduğunun göstergesi midir?
 
Bu soruları da ağabeyimin tavsiyesiyle izlediğim “Struggle: The Life and Lost Art of Stanislav Szukalski” (Mücadele: Stanislav Szukalski’nin Hayatı ve Kayıp Sanatı) filminde sordum kendi kendime...
 

 
Szukalski, 1893 yılında Polonya’da doğmuş. Altı yaşında yeteneği keşfedilmiş. En prestijli sanat akademilerinden bir tanesine çok genç yaşta girip sonra da orada öğretilenleri ret edip akademiyi terk etmiş. Hayatı boyunca yaratıcılığına, hayal dünyasına sadık kalmış. Anladığım kadarıyla bu alışılmamış, burnunun dikine giden hesapsız karakterin arkasında hiç kimse uzun süre durmamış.  Fakat 1930 yılında şans ona gülmüş. Polonya hükümeti Szukalski’yi  “Yaşayan En Başarılı Sanatçı” ünvanıyla onurlandırıp onun adına bir müze açmış. Bunun üzerine Szukalski bütün eserlerini bu müzeye taşımış. Fakat, ikinci dünya savaşının (1939) çıkmasıyla Szukalski Amerika’ya kaçmak zorunda kalmış. Polonya’da kalan bütün eserleri de ya bombalanmış ya da çalınmış.
 
Szukalski kendi kendine üretmeye ve yaşamaya devam etmiş. Ta ki çalışmaları ve varlığı Glen Bray tarafından tekrar keşfedilene kadar. Bray sayesinde “Troughful of Pearis” (1980) ve Inner Portraits (1982) adlı iki tane kitabı yayınlanmış. Fakat galeri sahiplerinden ve medyadan ilgi görmemiş. Bunun sebebi “deliliği” olarak gösteriliyor. Hiç kimseyi ve hiçbir şeyi takmayacak kadar deli bir adam. Picasso ve Dali gibi sanatçıları ressam olarak bile görmüyor. Onların tamamen popüler kültüre hizmet ettiğini düşünüyor. Bu ve benzeri düşüncelerini ifade etmekten kesinlikle sakınmıyor. Ayrıca kendisini de “Deha” olarak ilan ediyor. Genellemelerle ve yargılarla dolu bir toplumda doğal olarak asla hak ettiği söylenen değeri görmüyor...
 
Bu yüzden de filmin adı Szukalski’nin kayıp sanatı çünkü eserleri ikinci dünya savaşında yakılmış ve şu anda var olan eserleri de otoriteler tarafından görmemezlikten geliniyor... Piccasso’nun resimleri gerçekten o kadar değersiz olabilir mi? Acaba Dali zannettiğimiz kadar deli değil de seyirciye oynayan iyi bir oyuncu muydu? Belki de asıl deha, kutsal sanatçı, filmde de söylendiği gibi yaşadığı yüzyılın Michalango’su Szukalski’dir. Bilimsel ya da tarihi tüm gerçeklerin bir anda ters yüz olduğu bir hayatta kim gerçeği bilebilir? Kim doğru ve yanlışa net çizgilerle karar verebilir?
 
Tüm bunlar çok tuhaf geliyor bana. Daha doğrusu kafam karışıyor. Güzel nedir, değerli nedir, asıl gerçek nedir hiç bilemiyorum? Sözü geçen otoriteler tarafından önüme sunulanlar var, bir de bu yeni sosyal iletişim araçları sayesinde kendi kendine yükselenler var, bir de sokaktaki insanlar var... Sokakta söylediği bir şarkıyla beni gözyaşlarına boğan, duvara çizdiği bir resimle beni düşündüren, yazdığı bir kitapla bana “Aaa evet bu da böyleymiş dedirttiren.... Hepsi çok değerli, hepsi çok özel. Ve ben hepsine dokunabilmek istiyorum kendimi bildim bileli.
 
Biliyor musun aslında sen, ben, o fark etmez; yok birbirimizden farkımız. Hepimiz müthiş yeteneklerle donatılmışız. Belki tek yapılması gereken çok çalışıp, paylaşmak ve birlikle var olmak....
 

 
We're one, but we're not the same
Bir biriz ama aynı değiliz
We get to carry each other
Birbirimizi taşımamız gerek
Carry each other
Birbirimizi taşımamız
One
Bir
One
Bir
...
 
 
 
Etiketler
Yorum Yap
HAVA DURUMU
NAMAZ VAKİTLERİ
İmsak
04:40
Güneş
06:02
Öğle
12:26
İkindi
15:53
Akşam
18:38
Yatsı
19:53
PUAN DURUMU
Sıra Takım O G M B Av Puan
ANKET
TÜMÜ